TANRILAR GÜLÜYOR
OLMALI
27.05.2002
Hakan YAMAN NTV-MSNBC
Çinliler:
“İnsanlar gelecekten söz edince tanrılar gülmeye başlar” dermiş. Şirketlerin
değişime uyum karnelerini ise, önemli ölçüde, yaratıcı insanlarına
nasıl davrandıkları belirliyor.
İntikam
tanrıçası Nemesis’ten esinlenen teoriye bakarsanız, her durum, kendisini
ters yöne döndürecek dinamikleri de bünyesinde gizliyor. Örneğin, başarısızlık
insanı gelişmeye bileyip, hırslandırıyor. Hatta, Nietzsche’ye göre
ilerlemenin ortaya çıkabilmesi için, başlangıçta, zaafiyet olmazsa
olmaz; tıpkı aşının, vücuda biraz mikrop verip, savunma sistemini güçlendirmesi
gibi.
Eğer
bu düşünce doğruysa, başarı, bir şirketin karşılaşabileceği en
hayati tehditlerin başında geliyor demektir. Nasıl mı? Başarınıza
yaslanıp, dünya ile bağlantılarınızı keser ve yenilenmeyi ihmal
ederseniz, rakipleriniz sizi taklit etme şansını ele geçirirler; çünkü
onlar için hareket etmeyen bir hedef, karmaşık pazar denkleminde sabit bir
faktör olursunuz.
TAKLİT DEYİP GEÇMEMELİ
Taklit deyip de geçmeyin; neredeyse
“business paparaziliği” gibi algılanan bu yöntem dört başı mamur bir
rekabet avantajıdır; kafa patlatmadan, zahmetsiz, fikirler kucağınıza
geliverir. En azından, kimi taklit edeyim diye araştırma yaparken pazarla
ilgili derinlemesine bilgi toplarsınız.
Gerine gerine: “Hep başkaları bizi
taklit eder” diyorsanız da biraz daha uyanık olmanızı öneririm; çünkü
usta taklitçiler bit pazarı müşterileri gibidir: En iyi parçaları seçip,
kötüleri size bırakırlar.
Daha düzayak bir tarifle; avantajlarınızı,
yani örnek alınacak özelliklerinizi, kaptırıp işe yaramayan alışkanlıklarınızla
baş başa kalırsınız. Başarı, eğer değişim ile beslenmesi ihmal
edilirse, böyle intikam alır sahibinden.
BELİRSİZLİK Mİ, DÜZEN Mİ?
Binyıllardır karmaşık dünyada yaşadıklarımızı
modellemeye; bir halının üzerindeki desenler gibi, kendilerini tekrarlayan
gerçek hayat trendlerini kavrayıp, sonra da olacakları öngörmeye uğraşıyoruz.
Hayatın tümü değil ama bazı
kesitleri gerçekten belli trendlerden oluşur. Örneğin, bir sonbahar günü
havanın yağmurlu olup olmayacağını yüzde yüz tahmin edemeyebiliriz ama
dışarıya çıkarken şemsiyemizi yanımıza alırız; çünkü, aslında
bir trend olan iklimlerin özelliklerini iyi biliriz.
Herhangi bir “desen”e sahip olmayan
ve bir modele “sıkıştırılamayan” olaylara ise “kaotik” diyoruz.
Terör, bir kaos nedenidir; çünkü tüm trendleri bozar.
Şirketler de, yararı kanıtlanmış
eylemlerini, “prosedürler”, karar verirken kullandıkları düşünce kalıplarını
da “şirket değerleri” isimleri altında “modelleyerek”, başarılarını
sürdürmeye ve bilinmezlerle dolu bir pazarda dengede kalmaya çabalarlar.
Alışkanlığa ve düzene yönelmek veya
belirsizlikten sakınmak, insan doğasına daha arkadaş gibi görünür.
Evrim teorisine göre açıklaması basit; ilkel beyinde belirsizlik, hayati
tehlike ile özdeştir.
Tehlike karşısında alarma geçeriz, bu
da keyifli duyguların kaynağı değildir. Aynı bakış açısını
benimsersek, her yönüyle öngörülebilir bir dünyada yaşamak, mutluluk ve
sonsuz başarı demek. Acaba gerçekten de öyle mi?
BEYAZ VE KAHVERENGİ SESLER
İnsan doğası, kaosun yaratacağı
tehlikelerden sakınır sakınmasına da, sanılanın tersine, belirsizliğin
sunduğu fırsatlara da aynı şiddette eğilim duyar.
Bir metafor: Bilim adamlarına göre bazı
seslerin, kendilerinden önce ve sonra gelen seslerden, tamamen bağımsız tınıları
var ve belirli bir nota sırasına uymuyorlar. Bu tür seslere, akustik açıdan
“renksiz” sayıldıkları için “beyaz ses” deniyor. Ezgisi takip
edilemeyen beyaz seslere bir örnek, televizyonda yayın kesildiğinde duyduğumuz
hışırtılı gürültü. Bir dans grubundaki bireylerin, hiçbir uyum gözetmeksizin,
kendi belirledikleri koreografiyi uygulamaları gibi, beyaz sesler de kaotik
yapıya sahip. Nota uyumu olan ve melodisi kolay tahmin edilebilenlere ise
“kahverengi ses” adı veriliyor.
1975’de University of California at
Berkeley’de iki fizikçi, klasik veya modern, sevilen müzik eserlerinin tümünün,
bu iki tip sesin eşit oranda karışımından oluştuğunu kanıtladı. Yani
beğenilen müzik, ne tahmin edilmesi kolay olmalı ne de tamamen sürprizlerle
dolu.
TAHMİN YERİNE UYUM
İş hayatında da başarının sürekli
olması belirsiz ve öngörülebilir etmenleri verdiğimiz kararlarda birleştirebilmekten
geçiyor. Bu yüzden, şirketlerin başarı tuzağına düşüp düşmeyecekleri,
ilk önce, belirsizliği nasıl ele aldıklarına bağlı.
Belirsizlikle başa çıkma çabasında
en sık rastlanan hata, geleceği bire bir tahmin etmeye çalışmak. Doğrusu,
trendleri sezip, “değişim” yoluyla şirket yapısını geleceğe uyumlu
hale getirmekte. Gelecekle ilgili iş planlarımız, belirsizliği yok etmeyi
değil onunla arkadaş olmayı amaçlamalıdır.
Örnekle açıklamaya çalışalım:
bundan bir yıl sonra ortaya çıkacak bir ihtiyacın karşılanması için
bugün, alım kararı vermek üzere olduğunuzu düşünün. Size sunulan
teklif, siparişinizi önceden geçeceğiniz için hayli cazip; ama senaryo bu
ya, alınacak mal, bilgisayar gibi modası çok çabuk geçen bir araç olsun.
Siz, bir yıl sonra teslim aldığınızda, yepyeni olmalarını beklediğiniz
cihazların “ölü doğma” olasılığı hayli yüksek.
Bu tehlikeyi azaltmak için, seçim
yaparken, uzman görüşüne başvurabilir (tahmin) veya belirsizliği
hafifletmek niyetiyle planlar (contingency plans-alternatifli tahmin)
tasarlayabilirsiniz ama her iki durumda da riski tamamen ortadan kaldıramazsınız.
Bunların yerine, bilgisayarlarınızı
satın aldığınız şirketle yapılacak anlaşmada, teslim tarihinde
cihazların pazarda sunulan en güncel modelden seçilmesi maddesini
eklerseniz kristal küreye bakmanıza gerek kalmaz; belirsizlik kararın bir
parçası olmuştur. Artık seçiminiz, tıpkı bir canlı gibi, değişime
uyum gösterebilir.
ÖDÜL YERİNE KORUMA
Karmaşık bir dünyada hayatta kalmaya uğraşan
şirketlerde, yaratıcı çalışanların varlıkları, şirketin tüm
sistemlerinden veya sahip olduğu teknolojisinden daha değerlidir. Çünkü
trendleri görmek ve uyum sağlayacak hareketleri gerçekleştirmek ancak
yaratıcı bireylerin başarabileceği bir iştir.
Alan J. Perlis’in “Epigrams of
Programming” (Bilgisayar Programlamasının Özdeyişleri) isimli kitabında
dediği gibi: “Yapay zeka öğrenmek için geçen bir yıl bile insanın
tanrıya inanması için yeterli.”
Kendinizi sakın, “İnsanlar bir şirketin
en önemli varlıklarıdır” klişesine hazırlamayın. Bence çalışanlar,
makineler veya sermaye gibi, şirketin bilançolarında gösterilen bir
“asset” (varlık) cinsi değildir. Aksine, insanların, ölüm ile sınırlanmış
zamanları, bilgi ve yetkinlikleri, hatta sosyal çevreleri gibi kendilerine
ait “asset”leri vardır ve bunları şirketlerinde değer yaratmak için
kullanırlar.
Şirket, diğer bilanço varlıkları
gibi, insanların da tek tip davranmalarını ve kontrol edilebilir olmalarını
bekler. Yaratıcı bireyler ise kuralları zorladıkları ve tipik çalışan
elbiselerine tam sığmadıkları için yeterince desteklenmez, hatta takım
çalışmasının, herkesin aynı şeyi düşünmesi olduğunu sanan
gruplarda, uyumu bozdukları için eleştirilirler. Bu bakış açısı geçimsizliği
nedeniyle, çoğu şirket için yaratıcı çalışanların yönetimi, bugün
pek de farkında olmadıkları bir “bitirme sınavı” zorluğunda.
YARATICILIK KENDİSİNİN ÖDÜLÜDÜR
Vietnam’da savaşmış bir Amerikan
deniz piyadesi albayı, yaratıcı askerlerinin savaşın kaotik şartlarına
çok daha iyi uyum sağladıklarını ve baskı altındayken sürekli yeni düşünme
biçimleri üretebildiklerini fark etmiş.
Albayın asıl mesajı ise; bu
askerlerin, risk alıp kendilerini çatışmanın ortasına attıkları için
özel bir dikkat ile korunması gerektiğinde.
Yaratıcı kişi, siz onu ödüllendirmeseniz
bile yeni fikirler getirmeye devam eder; çünkü yaratıcılık kendisinin ödülüdür,
bu nedenle onların liderlerinden öncelikle bekledikleri ödül değil
korumadır. Bu bireylerin yeni fikirleri, yerleşmiş değerleri tehdit eder.
Onlar, değişik tarzları nedeniyle sürekli
direnç ve saldırı ile karşılaşırlar. Hep tek başına çabalamak
zorunda kalırlarsa, kültüre uymak yerine kendilerine hak ettikleri değeri
verecek başka bir yer ararlar. Lider, yaratıcılığı ilk aşamada söz ve
hareketleri ile korumalı, sonra da desteğini şirket kültürü haline
getirmelidir.
ŞİRKETLER YENİ TRENDLERE ODAKLANMALI
Şirketler, başarılarını sürdürmek
istiyorlarsa, geleceği bire bir tahmin etmeye çalışmak yerine, trendlere
odaklanıp, değişik şartlara uyum gösterme performanslarını geliştirmeliler.
Çinliler: “İnsanlar gelecekten söz edince tanrılar gülmeye başlar”
dermiş. Şirketlerin değişime uyum karnelerini ise, önemli ölçüde,
yaratıcı insanlarına nasıl davrandıkları belirliyor.
Buna rağmen, 11 Eylül’de gördüğümüz
gibi, gelecek hiçbir zaman tamamen kontrolümüzde olmayacak. Kültürümüzü
ve düşünme biçimimizi her an değişimin eşiğinde tutmaktan başka
alabileceğimiz bir önlem yok gibi görünüyor, ne dersiniz?
Kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/news/154930.asp
Köşe Yazıları Anasayfa
[Anasayfa]
[ Seçil
Taştan ] [ İnsan
Kaynakları Yönetimi ]
[ Yönetim
ve Organizasyon ] [ Araştırmalarım
] [ Organizasyonel
Davranış ]
[
Makaleler
] [ Köşe
Yazıları ] [ Akademik
Takvim ] [ Örnek
Sınav Soruları]
[ Sınav Sonuçları
] [ Akademik
Ders Planı ] [ Kitaplık
]
[Linkler ] [ Misafir Defteri
]
İnfo
: seciltastan1@yahoo.com
Bu
siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına
uygun olacaktır.